25 Ekim 2010 Pazartesi

Doğu ve Batı Arasındaki Temel Fark

Aslında başlık "Doğu ile Batı Arasındaki Temel Farklar" olmalıydı diye düşündüm. Ama gerçekten de Doğu ile Batı arasındaki farklılıkların temelinde tek bir fark yatıyor. Tabii ki bence.

Konunun tam ortasına dalmadan önce kavram kargaşasını önlemek için belirteyim. Doğu ile Batı kavramlarını coğrafi anlamda kullanmıyorum. Toplumlardaki değer yargıları bir çok unsur içerir. "Doğulu" diye tanımladığım toplumlarda belirli değer yargıları vardır. Bunları tek tek saymak gerekmiyor ama genel özellikleri arasında insanların topluma daha bağımlı yaşaması, buna bağlı olarak "mahalle baskısı" diye özetlenebilecek sosyal normlara uyum gerekliliğinin ağır basması gibileri sayılabilir.

Batılı toplumlarda ise sanayi devrimiyle birlikte gelişen değer yargıları arasında bireyselcilik, bireyin öncelikli olması, temel bazı normlar dışında Doğulu toplumlarda daha çok önem verilen sosyal gerekliliklerin gözardı edilebilmesi sayılabilir.

Bu tür toplumlara örnek vermek çok çekici bir şey ama bu çekime kapılıp şimşekleri üzerime çekebilecek tanımlamalar veya gruplamalar yapmak istemiyorum. Zaten Doğulu ve Batılı toplumlar hangi gruba dahil olduklarını gayet iyi biliyorlar. Doğulu veya Batılı olmak arasında herhangi biri lehine ya da aleyhine bir tercih belirtmediğimi de vurgulamak isterim.

Lafı çok uzatmadan belirteyim: Doğulu toplumlarla Batılı toplumlar arasındaki en temel farklılık Doğulu toplumların gözünde en yüce değer yargısı "insanın şerefi" (ya da "onuru"), Batılı toplumlarda ise en değerli sayılan şeyin ise "insan hayatı" olmasıdır.

Bu temel değer yargısı farkı aslında hemen her türlü Doğulu-Batılı toplum farkını açıklıyor. Birkaç ay önce haberlerde okuduk: Çin'deki iPhone fabrikasında çalışan bir işçi sorumlu olduğu telefonlardan birini kaybedince intihar etmişti. Çünkü hırsızlık gibi bir yüz kızartıcı eylemle suçlanmayı onuruna yediremeyecekti. Bu örnekler çoğaltılabilir. Namus cinayetleri, Şili'de mahsur kalan madencileri kurtarma operasyonuna onca para harcanması, Rusya'daki Kursk denizaltı kazasından sonra hükümetin yardım tekliflerini reddetmesi, tıbbi cihaz ve ilaçların üretim maliyetleriyle ilgisi olmayan fiyatlarla satışa sunulması gibi örneklerin tamamının kökeninde bu temel farklılık yatar.

Bu farklılığa işaret etmek, "Batılı toplumlarda insanların hayatları daha değerli ama şerefsizler, Doğulu toplumlarda insanların onuru önde gelir ama hayatları değersizdir" gibi bir yargıya varmak değildir. Sadece bir gözlemdir. Üstelik Batılı toplumlarda insan hayatı insanlık onuruyla bağlantılandırılmakta, Doğulu toplumlarda da artık insan hayatının herşeyden daha değerli olması gerektiği fikri yaygınlaşmaktadır.

Bugün için bu temel farklılığı dildeki kelimelerin insan hayatında temsil ettiği kavramlarda gözlemlemek mümkündür. Örneğin Batılı toplumlarda VIP (yani çok önemli kişi) diye bir kavram Doğulu toplumlarda olduğu kadar yaygın değildir. Batı ülkelerindeki havaalanlarında VIP salonlarının yerini kimse bilmez. O ülkelerde muhtemel bir hedef oldukları için daha çok korunması gereken insanlar herkes gibi güvenlik kontrolünden geçtikten sonra koruma personeliyle birlikte hızla uçaklarına bindirilirler. Doğulu toplumlarda ise gerek kendileri, gerek başkaları tarafından üzerlerine "önem" atfedilen kişiler VIP salonundan geçmezler ya da geçirilmezlerse sorun olur. Ülkemizde VIP salonlarından geçerek uçaklarına binmek isteyenler arasında sanatçılar, zenginler ve kendilerince "önemli" diğer insanlar var. Bunun nedeni, bu insanların kendilerini halkın arasına karışmaması gerektiğine inanmaları ya da inandırılmalarıdır. Oysa hepsi aynı uçakta seyahat edecekler. hepsi aynı anda havalanıp aynı anda menzillerine ulaşacaklar.

Batılı toplumlarda "önemli" kişiler yoktur. Halkın arasına karışmak istememek gibi bir ayrıcalığı aklı başında hiç bir "önemli" kişi istemez ama onu korumakla görevli olanlar buna karşı çıkarlar. Batılı toplumlarda VIP salonlarına gitmeyi kimse istemez, çünkü o toplumlarda herkes eşit derecede "değerli"dir.

Yukarıda saydığım gözlemlerime göre Doğulu toplumlarda "önemli" kişiler vardır, Batılı toplumlarda ise "değerli". Doğulu toplumlarla Batılı toplumlar arasındaki temel farklılık böyle tezahür eder.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Düşünce, dil, eğitim ve iletişim





Önce izleyicilerime bir kaç söz: beni izlediğiniz için teşekkür ederim. Ben burada tamamen kendi düşüncelerimi, görüşlerimi ve gözlemlerimi paylaşıyorum. Kimse benimle aynı fikri taşımak zorunda olmadığı gibi ben de kimseyle aynı görüşleri paylaşmak zorunda değilim. Ama herkesin istediği gibi görüşünü, düşüncelerini açıklama özgürlüğü olduğu noktasında sanırım herkes fikir birliği içindedir. Bu nedenle yazdıklarımı bu temel varsayım ışığında okumanızı istiyorum. Aynı ışık altında okuyacağım yorumlarınızı açık ya da bana özel gönderebilirsiniz.

Evet, 'düşünce, dil, eğitim ve iletişim' dedik. Düşünmenin, düşüncenin en doğal insan faaliyeti olduğu veya insanları hayvanlardan ayırdığı gibi klişeleşmiş tanımları bir yana bırakalım. Hem bu klişelerin bir kısmı doğru da değil. Örneğin 'düşünme' bir canlının kendi ortamında ona ulaşan verileri işleyip bunlardan bir sonuç çıkartması ve buna göre davranması (ayçiçeğinin ışığın geldiği yönü belirleyip kendisini o yöne çevirmesi) olarak pekala tanımlanabilir. Yani 'veri işleme'dir düşünmek. Bu mantığı devam ettirecek olursak, bırakın hayvanları, bitkilerin dahi düşündükleri ileri sürülebilir. Öyleyse, nedir düşünce? Düşünmek?

Bence düşünmek 'insanların sosyal şartlanmaları, aldıkları eğitim, edindikleri görgü ve yaşadıkları tecrübeler çerçevesinde ortamlarından kaynaklanan girdileri/verileri algılayıp, işleyip, sosyal anlamı olan sonuçlara varmaları süreci' olarak tanımlanabilir. Elbette bu tanımların sayıları ve kapsamları arttırılabilir. Ancak bu tanım benimsenirse, insan düşüncesinin örneğin sosyal düzeni olduğu artık kabul edilmiş maymun kabilelerinde maymunların hayatta kalmak ve soylarını/genlerini sürdürmekten ibaret yaşam amaçları çerçevesinde gerçekleştirdikleri 'veri işleme' şeklinde tezahür eden düşünmelerinden olan farkı ortaya çıkar. Dikkatli okuyanlar burada vurgulanan temel farklılığın 'sosyal anlamı olan sonuçlar' olduğunu gördüler.

Peki, sosyal anlamı olan sonuçlara varmak ne demek? Bunu tarif etmek belki fazla olacak ama benim tanımımı merak edenler için belirteyim: bir düşüncenin sosyal anlamı olan sonuçlar doğurması için insanın temel biyolojik ve fiziksel ihtiyaçlarından başka saiklerle ortaya konulması, diğer bir deyişle toplumu ilgilendirmesi gerekir. Toplumu ilgilendirmeyen konularda düşünmüyor muyuz? Elbette düşünüyoruz, ancak eğer bir düşünce toplumu, toplumsal yapıyı, kısaca düşünenin kendisinden başkalarını ilgilendirmiyorsa ve ancak kişi açısından sonuçlar doğuruyorsa ben ona 'yaşam işlevi' diyorum.

Bu, beni ister istemez 'insan nasıl düşünür' sorusuna getiriyor. İnsan kavramlarla düşünür. Eğer bir kavramdan haberiniz yoksa o kavram hakkında düşünemezsiniz. İnsanın bildiği kavramların sayısı insanın hayatı süresince tek tek tecrübe edebildiği şeylerden çok daha fazladır. Peki, bu kavramları nasıl ediniyoruz? İnsanlığın onbinlerce yıllık bilgi birikimini oluşturan ve her biri tek tek yaşanmış olan kavramlardan bize lazım olanları nasıl ediniyoruz? Eğitimle elbette.

Eğitim, 'bir önceki kuşağa kadar toplam insanlık tecrübesiyle biriktirilmiş kavramların sonraki kuşağa aktarılması' olarak tanımlanabilir. Bu, biraz soyut olmakla birlikte doğru olduğunu düşündüğüm tanıma göre insana düşünmeyi öğreten eğitim, eğitimi mümkün kılan ise dildir.

Bugün Türkiye'de okuryazarlık oranı çok yükselmiştir. Bunda temel parasız eğitimin yurdun en ücra köşelerine kadar yayılması, bir dönem okuma yazma kursları kampanyalarına girişilmesi, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasının doğurduğu daha çok bilgiye ulaşma ihtiyacının artması gibi unsurlar önemli pay sahibidir. Ancak, okuryazarlık oranıyla eğitim düzeyini birbirinden iyi ayırmak gerekir. Toplumumuzda diyelim 50 yaşından sonra okuryazar olan bir insan bu yeni bilgilere erişme yetisini yalnızca gazetelerin spor sayfalarından tuttuğu takım hakkındaki haberleri okumak için kullanmakla yetiniyorsa bu kişinin okur yazarlığı onun eğitimine önemli, hatta anlamlı bir katkı sağlamamış demektir.

Sözün burasında bambaşka bir konudan bir örnek vermek istiyorum. George Orwell takma adıyla 'Hayvanlar Çiftliği' ve '1984' gibi romanlar kaleme alan İngiliz yazar Eric Arthur Blair, dilin kontrol edilmesiyle düşüncenin de kontrol altına alınabileceği tezini dile getirmiş, hatta bunu 1984 adlı romanının merkezi temalarından biri olarak işlemiştir. Bu yazara göre, kavramların dile getirilmesinde kullanılan kelimeleri her şeyin kontrol altında tutulduğu bir diktatörlük ortamında yok edip insanların bu kavramları unutmasının sağlanması ve bu şekilde insanların hakim otoritenin istemediği kavramları dile getirecek kelimeler bilmedikleri için bunları düşünmelerinin dahi engellenmesi pekala mümkündür.

Tamamen kurgudan ibaret bir roman olan 1984'ü dehşet içinde okudum. Üstelik bu romanı okuduğumda 1982 yılıydı. Sonra iyi anlamak için birkaç kez daha okudum. Zeki yazar Blair/Orwell'in kurgusunda insanların düşünce üretebilme yetilerinin nasıl bilinçli ve sistematik olarak sınırlanabileceği ve nihayet azaltılacağı bütün açıklığıyla anlatılıyordu. Romanın diğer temalarından olan cinselliğin köreltilerek insanlar arasındaki en mahrem ilişkilerin dahi otoritenin kontrolü altına alınması veya insanların bireysel karakterlerinin birer karınca kimliğine indirgenerek diktatörün partisinin mutlak egemenliğine tabi kılınması veya insanların tüm yaşamlarının son ayrıntısına kadar merkezi otorite tarafından düzenlenmesi beni o kadar etkilemedi. Ama kitapta insan düşüncesinin eğitim ve iletişim araçları yoluyla şekillendirilmesi, düzenlenmesi ve nihayet köreltilmesi; bunun da pekala olabilir bir senaryo dahilinde okuyucuya sunulması beni derinden etkiledi.

Son onyıllarda Türkiye'deki eğitim sisteminin insanlarımızın büyük çoğunluğuna temel okuryazarlık kazandırmanın ötesinde çok iyi bir ürün ortaya koyamadığını söylemek yanlış olmaz. Bu nedenle hemen her köşe başında özel eğitim kurumları mantar gibi bitiverdiler. Bu okulların iyi olup olmadığına sadece fiyatlarına bakarak karar veren ebeveynlerin sayesinde de eğitimin standartları iyice paraya bağlandı.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de yabancı dilde eğitim tercih edilmeye başlandı. Bu son derece yanlış ve tehlikeli bir yoldur. Çünkü öncelikle ana dilini iyi bilmeyenler yabancı dilleri de iyi öğrenemezler. Tecrübeyle sabit. Sonra, insanların ülkelerinin dilini bir kenara bırakıp yabancı dilde eğitim görmeye heves etmeleri, ne kadar dikkat edilirse edilsin, eğitime o yabancı dilin konuşulduğu ülke ya da ülkelerin kültürlerinin hakim olması sonucuna varır. Belki bu etki pozitif bilimlerde o kadar hissedilmeyebilir. Ama normatif diye adlandırılan, kuralları mutlak, katı neden-sonuç ilişkisine dayanmayan, diğer bir deyişle 'normları' olan bilim dallarında bu etki çok bariz olarak ortaya çıkar.

Elbette bütün bunlardan 'yabancı dil öğrenmek yanlıştır' gibi bir anlam/sonuç çıkarılmamalıdır. Aksine, geçimini yabancı dillerle kazanan biri olarak ben yabancı dil öğretiminin, yabancı kültürlerle tanışmanın sayılamayacak kadar çok yararı olduğuna inanıyorum. Ancak temel savım şudur: Türkiye'de eğitim mutlaka Türkçe verilmeli, biri uluslararası yaygın (en belirgin örnek İngilizce), biri de tercihe bağlı bölgesel (örneğin Rusça, Arapça, Yunanca, Farsça) olmak üzere en az iki yabancı dil tüm okullarımızda öğretilmelidir.

Bireysel olarak eğitime, daha önemlisi çocuklarımızın eğitimine gösterdiğimiz tüm ihtimama, katlandığımız onca fedakarlığa rağmen, ülkemizde dilimizin öğretimine yeterli ağırlık verilmiyor, hassasiyet gösterilmiyor, temel eğitimini bitiren öğrencilerin büyük kısmı iki çift lafı bir araya getirip anlamlı bir kompozisyon yazamıyor. En bariz örneğini televizyon kanallarında belirli konularda yoldan geçen halka soru sorulan programlarda görmek mümkün. Mikrofon uzatılan kişilerin önemli bir kısmı başladığı cümlenin sonunu anlamlı bir şekilde getiremiyor. Yarıda kesip başka bir cümle kuruyor. Bu çok üzücü bir tablodur. Eğer 1984 romanındaki teori doğruysa, kasıtlı yapılmıyor olsa dahi eğitim sistemindeki bozukluklar ülkemiz insanının düşünce üretme yetisinin körelmesine yol açıyor ve bu insanlarımızın anadillerine hakimiyet eksikliklerinde kendini açıkça gösteriyor.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Başlarken...

Türkiye'de çok şey değişiyor. İletişim ve bilişim çağını yakalayan her ülkede olduğu gibi ülkemizde de artık bilgi büyük hızla yayılıyor, bir yerden bir başka yere engel tanımaksızın iletilebiliyor. Bunun belirli bir ''bilgi kirlenmesi''ne yol açtığı ileri sürülse de bence bilginin yayılmasından kaynaklanan sakıncalar bilgiye daha çok erişim sağlamakla önlenebilir. Ne kadar çok bilgi sahibi olursak o kadar fikir sahibi olmaya hakkımız olur.

Bir diplomat neden blog yazıp görüş ve düşüncelerini internette yayımlamak ister? Açıkçası günümüzde o kadar çok insan blog gibi ortamlarda bilgi yayıyor, görüşlerini ve düşüncelerini dile getiriyor ki, modern bilişim şartlarında hemen herkesin günlük tutmak gibi birşeyleri kayda geçirme ihtiyacı hissetmesine neden oluyor. Elbette tutulan günlükler ne kadar özel idiyse, yayımlanan bloglar da o kadar aleni.

Peki, bu bir çelişki değil mi?  Öyle görünüyor ancak bence kimse zamanlıca okumayacak olduktan sonra tarihe not düşmenin anlamı yok. Bir de, hem blog yayımlamak, hem de özel günlük tutmak bildiğim kadarıyla herhangi bir yasayla yasaklanmış değil.

Peki, neden ''Diplomasi, Bilişim ve İletişim''?

Kimilerine göre bu anlık haberleşme, güvenli iletişim, erişimin yaygınlığı gibi modern bilgi iletişimi geleneksel diplomasiyi gereksiz kılmıştır. Öyle ya, bir faks göndererek dünyanın öbür ucundaki bir ülkenin yetkili makamlarına istediğiniz meramı anlatabilecekken, o ülkedeki bütün belli başlı medya organlarını anında internet üzerinden takip edebiliyorken, o ülkeye neresinden baksanız kurulması ve bir yıllık masrafları on milyonlarca Doları bulan bir diplomatik temsilcilik açmanın ne gereği var? Eskiden, iletişimin kısıtlı ve şimdikine göre çok daha masraflı olduğu zamanlarda bir ülkenin ilişkisi bulunan diğer ülkelerde olağanüstü ve tam yetkili temsilcileri maiyetleriyle birlikte bulundurması çok daha önemliydi. Nitekim, Büyük İskenderin zamanında imparatorluğunun bir ucundan diğer ucuna bir habercinin hızlı atlarla 90 günde ulaştığı tarih kitaplarında yazar. Şimdi internette bir gazete sayfasının görüntülenmesi 90 saniye sürerse canımız sıkılıyor. Böyle bir ortamda iki ülkenin arasındaki ilişkilerin iyi sürdürülmesi için yetenekli diplomatlar elzemdi.

Öyle ise, şimdi diplomasiye neden gerek var? Neden milyonlarca Dolar masraf yapıp kamuoyunda adı sanı çok az duyulmuş ülkelere temsilcilikler açıyoruz? Bu ülkelerle e-posta ve internet yoluyla haberleşemez miyiz? Hadi diyelim internet altyapısı gelişmemiş bir ülke olsun, faks da mı çalışmaz? Üstelik her gün basında okuyoruz, görsel ve işistel medyadan izliyoruz ki ülkemizin üst düzey yöneticileri diğer ülkelerdeki muhataplarıyla telefonda, hatta görüntülü sistemlerle sıklıkla görüşüyorlar. Bu imkanlar varken neden bunca masrafla yeni temsilcilikler açılıyor?

Çok basit. Bugüne kadar güneş sistemimizin içinde ve dışında bir çok yere uzaktan gözlem araçları gönderildi. Artık Mars'tan ve diğer gök cisimlerinden taze yüzey görüntüleri alabiliyor, hatta oralardaki sesleri dinleyebiliyoruz. Ama bunların hiçbiri Aya gitmek örneğinde olduğu gibi bir gök cismi hakkında insanların bizzat ayak basmaları kadar bilgi sahibi olmamıza imkan vermiyor. Veya savaş sanatından bir benzetme yapabiliriz: bir yer üzerinde ne kadar hava üstünlüğü kurarsanız kurun, piyadeniz oraya ayak basmadığı sürece savaşı kazanmanız mümkün değildir.

Evet, dünyanın öbür ucundaki bir ülkede basına yansıyan herşeyi anında internetten öğrenmek mümkündür. Evet, o ülkelere her türlü mesajı, üstelik çok hızlı olarak iletmeniz de mümkündür. Ama bunun mektup arkadaşlığından öteye bir ilişki olabilmesi için o ülkeye temsilciler göndermeniz, onların orada uzun süreler kalıp ülke hakkında yaptıkları gözlemleri, basına yansımayan olayları ve özellikle kendi ülkenizle ilgili gelişmeleri birinci elden rapor etmeleri gerekir. Bu durumda modern iletişim imkanları temsilcilerinizin işlerini kolaylaştıran, bilgi ve haber akışını hızlandıran bir araçlar bütünü olarak etkinlikle hizmet verir. Zira, hiç bir şey dünün gazetesi kadar bayat değildir.

Peki, güzel de, adını dahi çok azımızın duyduğu ülkelere temsilcilik açmamız neden gerekti? Bu da çok basit: çünkü artık dünya üzerinde bizi ilgilendirmeyen ülke yok. Evet, önceliklerimiz var. Ama çıkarlarımız, özellikle siyasi, ekonomik ve kültürel çıkarlarımız hiç bir ülkeyi gözardı etme lüksünü bize vermiyor. İletişimin bu kadar yaygın olduğu bir çağda, Türkiye'nin (gerçek bir örnek vermemek için) örneğin Ruritanya'da çıkarı pekala olabilir. O ülkede belki sanayimizin ihtiyaç duyduğu bir hammadde vardır. Veya o ülkede ekonomimizce üretilen mal ve hizmetlere pazar bulunabilir. Kısacası ekonomik çıkarlarımız artık hemen yanıbaşımızdaki veya geleneksel olarak yoğun ilişkilerimiz bulunan ülkelerle sınırlı değil. Küreselleşme, tüm olumsuz yönlerine karşın bugün bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Bunun sadece külfetlerinden yakınmak doğru değildir. Küreselleşmenin getirdiği nimetlerden yararlanmayı akıl etmezsek görevimizi ihmal etmişiz demektir. Bugün Ruritanya'nın başkentine bir Büyükelçilik açmak, buraya onlarca kişiyi görevlendirmek ülkemiz bütçesine birkaç milyon Dolarlık bir masraf olarak yansıyabilir. Ama yarın bu ülkede iş yapmak isteyen işadamlarımızın Büyükelçiliğimizin görevi gereği kurduğu iyi ilişkilerden yararlanarak kurabilecekleri iş bağlantıları nedeniyle ekonomimize getirilecek katma değer bu masrafı kat be kat çıkaracaktır. Nasıl bu kadar kesin ifade edebiliyorum? Dış ticaret istatistiklerine bakın. Bir ülkede temsilcilik açılmadan önce ve açıldıktan sonra ticaret hacimleri mutlaka artış göstermiştir. Bu artışlar ekonomimize katma değer olarak yansır ve hem bizi, hem de o ülkeyi zenginleştirir.

Özetle, bilişimin geleneksel diplomasinin yerine geçeceği savı doğru değildir. Zira, diplomasi iletişimin ta kendisidir.