28 Mayıs 2014 Çarşamba

Özelleştirmeli mi? Nasıl özelleştirmeli?

Herşeyden önce ifade edeyim, özelleştirme kavramını ne bütünüyle reddediyorum, ne de sorgusuz kabul ediyorum. Yerine göre özelleştirme doğrudur, yerine göre yanlıştır. Önemli olan, özelleştirmenin nerede doğru, nerede yanlış olduğuna dair pozitif, sağlam ve kendini kanıtlamış kıstaslar geliştirmektir.

En son olarak 13 Mayıs 2014 tarihinde Soma'da meydana gelen maden faciasında 300'ün üzerinde canı yitirdik. İnsani üzüntüsü, manevi sorumluluğu, maddi sonuçları ve sosyal maliyeti bir yana, bu elim olay, iş kazalarında 21nci yüzyıl Türkiye'sine yakışmayan bir devamlılığın göstergesi olarak hepimizi rahatsız etmelidir. Bir çoğumuzu ediyor da...

Burada iş kazalarına dair istatistikleri sıralamayacağım, isteyen arar, bulur. Benim dikkat çekmek istediğim konu, ortada özelleştirme ile iş kazaları arasında doğru orantılı bir seyir olduğuna dair, yani "özelleştime yayıldıkça ölümlü iş kazaları artıyor" şeklindeki algıdır. Evet, bu bir gerçek olabilir veya olmayabilir, ama algı böyledir. Algının gerçekliğin ta kendisi olduğu gerçeği karşısında neden buna yol açıldığına dair oturup enine boyuna düşünmemiz gerekiyor.

Soma'daki maden faciasının sorumlusu şudur, budur diye ahkam kesmek ne bana düşer, ne de anlamlıdır. Ortada bir adli soruşturma vardır, öncelikle onun sonucunun beklenmesi gerekir. Ancak biraz geriye çekilip bu tür kazalar ve özelleştirme konuları geniş bir açıdan incelendiğinde gözümüze bazı önemli noktalar çarpmaktadır.

İş kazaları her zaman ve her iş dalında meydana gelebilir, yani bir risktir. Masa başında oturarak çalışan kişi de çeşitli iş kazalarına maruz kalabilir, en tehlikeli işleri, mesela madende kazmayla kömür çıkarma işlerini yapanlar da. Ancak önceki örnekte ölüm riski en azda iken, sonraki örnekte ölüm, daha maden sahasına girildiği andan itibaren çalışanın her an karşı karşıya kaldığı bir risktir.

Bu risk de, tüm riskler gibi yönetilmelidir. Fakat, risk insan hayatını doğrudan ilgilendirdiği için mutlaka mümkün olan en az düzeye indirilmeli ve teknolojik imkan varsa sıfırlanmalıdır. Ekonomik bakımdan alternatif maliyet hesabı bir işletmenin hemen her faaliyetinde uygulanabilir, ancak insan hayatı sözkonusu olunca ölüm riskini bertaraf etmek her kaygıya üstün tutulmalıdır. Bu riskin önlenmesi çok mu pahalıya mal oluyor? O zaman insanların bu işte çalışmaları uygun değildir. Örneğin, "yanardağ kraterine inip lav örneği almak" diye bir iş tanımı nasıl yoksa, "belli teknolojik tedbirlerin alınmadığı madenlerde çalışmak" diye de bir iş tanımı olmamalıdır. Bu madenlerin kime ait olduğu veya kimin işlettiğinin hiç bir önemi yoktur, zira orada insanlar çalışacaktır.

Diğer yandan, özelleştirme iş kazalarının doğrudan ve/veya tek sorumlusu değildir. Özelleştirme bir ekonomi politikası tercihidir ve özellikle ülkemizde ciddi şekilde yanlış anlaşılmaktadır. Herşeyden önce madenler gibi doğal zenginliklerimiz Anayasamıza (168nci madde) göre devlete aittir, bunların devlet veya özel kişiler ve kurumlar tarafından işletilmesi şartlarını da devlet belirler. Dolayısıyla ülkemizde "özel sektöre ait maden" yoktur, sadece işletme hakkı belirli bir süre için özel kişi ve kurumlara devredilmiş madenler vardır.

Özel sektörün tüm faaliyet alanlarında olduğu gibi işlettiği madenlerde kârın en üst noktaya çıkarılmasının (popüler deyimiyle "kâr maksimizasyonu"nun) en önemli hedef olduğu düşünülür. Doğaldır da, zira özel girişimin motivasyonu kâr etmektir. Bunun için girişimci kendisine ait olan veya ödünç aldığı varlıkları ve çalışmasını ortaya koyar. Ancak, ülkemizdeki madencilik gibi emek-yoğun bir ekonomik faaliyet alanında girişimcinin ve sermayenin herhangi bir kâr edebilmesi için üretimin diğer önemli girdisi olan emeğin katkısı mutlak şarttır. Kol gücünden başka bir varlığı olmayan emekçinin çalışması karşısılığında alacağı parayı en üst noktaya çıkarmak istemesi de en az girişimcinin kârını "maksimize etmek" istemesi kadar doğaldır, beklenmelidir.

Ancak unutulmamalıdır ki, emek girdisini oluşturan emekçi doğal olarak her zaman sermayedara/girişimciye karşı zayıf durumdadır. (Bunun geçmişte istisnaları vardı, "işçi cenneti" ütopyasını yaratmaya çalışan sistemler birer birer çöktü. Bugün, ironik gibi görünse de, işçi haklarının görece en çok korunduğu yerler, işçilerin en çok örgütlenebildiği batılı kapitalist ülkelerdir.) Üstelik madencilik gibi yaşamsal risklerin en üst düzeyde olduğu endüstrilerde çalışma şartları ve ücretlerin sadece ve sadece emek arz ve talebi dengesine göre belirlenmesi işte Soma'dakinin benzeri kazalara yol açabilecek hata ve yanlışlıklar dizilerini harekete geçirebilir. İşte bu nedenle devlet kamu üstün gücünü kullanarak oyun sahasını düzlemek, insan hayatının en üst ve vazgeçilmez değer olduğundan hareketle kuralları belirlemek ve bunları tavizsiz uygulamak zorundadır. Bunlar yapılmazsa işveren, sermayedar, girişimci, kim olursa olsun, ekonomik alanda, üretimde eşit derecede önemi olan sermaye, girişimci ve emek eşit şartlarda oynayamaz. Eşitsizlik ise adaletsizliğin ilk adımıdır. Devletin bir sorumluluğu varsa iyi yönetmektir.

Özetle sorun özelleştirme değil, iyi yönetimdir.












Hiç yorum yok:

Yorum Gönder