20 Ekim 2010 Çarşamba

Düşünce, dil, eğitim ve iletişim





Önce izleyicilerime bir kaç söz: beni izlediğiniz için teşekkür ederim. Ben burada tamamen kendi düşüncelerimi, görüşlerimi ve gözlemlerimi paylaşıyorum. Kimse benimle aynı fikri taşımak zorunda olmadığı gibi ben de kimseyle aynı görüşleri paylaşmak zorunda değilim. Ama herkesin istediği gibi görüşünü, düşüncelerini açıklama özgürlüğü olduğu noktasında sanırım herkes fikir birliği içindedir. Bu nedenle yazdıklarımı bu temel varsayım ışığında okumanızı istiyorum. Aynı ışık altında okuyacağım yorumlarınızı açık ya da bana özel gönderebilirsiniz.

Evet, 'düşünce, dil, eğitim ve iletişim' dedik. Düşünmenin, düşüncenin en doğal insan faaliyeti olduğu veya insanları hayvanlardan ayırdığı gibi klişeleşmiş tanımları bir yana bırakalım. Hem bu klişelerin bir kısmı doğru da değil. Örneğin 'düşünme' bir canlının kendi ortamında ona ulaşan verileri işleyip bunlardan bir sonuç çıkartması ve buna göre davranması (ayçiçeğinin ışığın geldiği yönü belirleyip kendisini o yöne çevirmesi) olarak pekala tanımlanabilir. Yani 'veri işleme'dir düşünmek. Bu mantığı devam ettirecek olursak, bırakın hayvanları, bitkilerin dahi düşündükleri ileri sürülebilir. Öyleyse, nedir düşünce? Düşünmek?

Bence düşünmek 'insanların sosyal şartlanmaları, aldıkları eğitim, edindikleri görgü ve yaşadıkları tecrübeler çerçevesinde ortamlarından kaynaklanan girdileri/verileri algılayıp, işleyip, sosyal anlamı olan sonuçlara varmaları süreci' olarak tanımlanabilir. Elbette bu tanımların sayıları ve kapsamları arttırılabilir. Ancak bu tanım benimsenirse, insan düşüncesinin örneğin sosyal düzeni olduğu artık kabul edilmiş maymun kabilelerinde maymunların hayatta kalmak ve soylarını/genlerini sürdürmekten ibaret yaşam amaçları çerçevesinde gerçekleştirdikleri 'veri işleme' şeklinde tezahür eden düşünmelerinden olan farkı ortaya çıkar. Dikkatli okuyanlar burada vurgulanan temel farklılığın 'sosyal anlamı olan sonuçlar' olduğunu gördüler.

Peki, sosyal anlamı olan sonuçlara varmak ne demek? Bunu tarif etmek belki fazla olacak ama benim tanımımı merak edenler için belirteyim: bir düşüncenin sosyal anlamı olan sonuçlar doğurması için insanın temel biyolojik ve fiziksel ihtiyaçlarından başka saiklerle ortaya konulması, diğer bir deyişle toplumu ilgilendirmesi gerekir. Toplumu ilgilendirmeyen konularda düşünmüyor muyuz? Elbette düşünüyoruz, ancak eğer bir düşünce toplumu, toplumsal yapıyı, kısaca düşünenin kendisinden başkalarını ilgilendirmiyorsa ve ancak kişi açısından sonuçlar doğuruyorsa ben ona 'yaşam işlevi' diyorum.

Bu, beni ister istemez 'insan nasıl düşünür' sorusuna getiriyor. İnsan kavramlarla düşünür. Eğer bir kavramdan haberiniz yoksa o kavram hakkında düşünemezsiniz. İnsanın bildiği kavramların sayısı insanın hayatı süresince tek tek tecrübe edebildiği şeylerden çok daha fazladır. Peki, bu kavramları nasıl ediniyoruz? İnsanlığın onbinlerce yıllık bilgi birikimini oluşturan ve her biri tek tek yaşanmış olan kavramlardan bize lazım olanları nasıl ediniyoruz? Eğitimle elbette.

Eğitim, 'bir önceki kuşağa kadar toplam insanlık tecrübesiyle biriktirilmiş kavramların sonraki kuşağa aktarılması' olarak tanımlanabilir. Bu, biraz soyut olmakla birlikte doğru olduğunu düşündüğüm tanıma göre insana düşünmeyi öğreten eğitim, eğitimi mümkün kılan ise dildir.

Bugün Türkiye'de okuryazarlık oranı çok yükselmiştir. Bunda temel parasız eğitimin yurdun en ücra köşelerine kadar yayılması, bir dönem okuma yazma kursları kampanyalarına girişilmesi, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasının doğurduğu daha çok bilgiye ulaşma ihtiyacının artması gibi unsurlar önemli pay sahibidir. Ancak, okuryazarlık oranıyla eğitim düzeyini birbirinden iyi ayırmak gerekir. Toplumumuzda diyelim 50 yaşından sonra okuryazar olan bir insan bu yeni bilgilere erişme yetisini yalnızca gazetelerin spor sayfalarından tuttuğu takım hakkındaki haberleri okumak için kullanmakla yetiniyorsa bu kişinin okur yazarlığı onun eğitimine önemli, hatta anlamlı bir katkı sağlamamış demektir.

Sözün burasında bambaşka bir konudan bir örnek vermek istiyorum. George Orwell takma adıyla 'Hayvanlar Çiftliği' ve '1984' gibi romanlar kaleme alan İngiliz yazar Eric Arthur Blair, dilin kontrol edilmesiyle düşüncenin de kontrol altına alınabileceği tezini dile getirmiş, hatta bunu 1984 adlı romanının merkezi temalarından biri olarak işlemiştir. Bu yazara göre, kavramların dile getirilmesinde kullanılan kelimeleri her şeyin kontrol altında tutulduğu bir diktatörlük ortamında yok edip insanların bu kavramları unutmasının sağlanması ve bu şekilde insanların hakim otoritenin istemediği kavramları dile getirecek kelimeler bilmedikleri için bunları düşünmelerinin dahi engellenmesi pekala mümkündür.

Tamamen kurgudan ibaret bir roman olan 1984'ü dehşet içinde okudum. Üstelik bu romanı okuduğumda 1982 yılıydı. Sonra iyi anlamak için birkaç kez daha okudum. Zeki yazar Blair/Orwell'in kurgusunda insanların düşünce üretebilme yetilerinin nasıl bilinçli ve sistematik olarak sınırlanabileceği ve nihayet azaltılacağı bütün açıklığıyla anlatılıyordu. Romanın diğer temalarından olan cinselliğin köreltilerek insanlar arasındaki en mahrem ilişkilerin dahi otoritenin kontrolü altına alınması veya insanların bireysel karakterlerinin birer karınca kimliğine indirgenerek diktatörün partisinin mutlak egemenliğine tabi kılınması veya insanların tüm yaşamlarının son ayrıntısına kadar merkezi otorite tarafından düzenlenmesi beni o kadar etkilemedi. Ama kitapta insan düşüncesinin eğitim ve iletişim araçları yoluyla şekillendirilmesi, düzenlenmesi ve nihayet köreltilmesi; bunun da pekala olabilir bir senaryo dahilinde okuyucuya sunulması beni derinden etkiledi.

Son onyıllarda Türkiye'deki eğitim sisteminin insanlarımızın büyük çoğunluğuna temel okuryazarlık kazandırmanın ötesinde çok iyi bir ürün ortaya koyamadığını söylemek yanlış olmaz. Bu nedenle hemen her köşe başında özel eğitim kurumları mantar gibi bitiverdiler. Bu okulların iyi olup olmadığına sadece fiyatlarına bakarak karar veren ebeveynlerin sayesinde de eğitimin standartları iyice paraya bağlandı.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de yabancı dilde eğitim tercih edilmeye başlandı. Bu son derece yanlış ve tehlikeli bir yoldur. Çünkü öncelikle ana dilini iyi bilmeyenler yabancı dilleri de iyi öğrenemezler. Tecrübeyle sabit. Sonra, insanların ülkelerinin dilini bir kenara bırakıp yabancı dilde eğitim görmeye heves etmeleri, ne kadar dikkat edilirse edilsin, eğitime o yabancı dilin konuşulduğu ülke ya da ülkelerin kültürlerinin hakim olması sonucuna varır. Belki bu etki pozitif bilimlerde o kadar hissedilmeyebilir. Ama normatif diye adlandırılan, kuralları mutlak, katı neden-sonuç ilişkisine dayanmayan, diğer bir deyişle 'normları' olan bilim dallarında bu etki çok bariz olarak ortaya çıkar.

Elbette bütün bunlardan 'yabancı dil öğrenmek yanlıştır' gibi bir anlam/sonuç çıkarılmamalıdır. Aksine, geçimini yabancı dillerle kazanan biri olarak ben yabancı dil öğretiminin, yabancı kültürlerle tanışmanın sayılamayacak kadar çok yararı olduğuna inanıyorum. Ancak temel savım şudur: Türkiye'de eğitim mutlaka Türkçe verilmeli, biri uluslararası yaygın (en belirgin örnek İngilizce), biri de tercihe bağlı bölgesel (örneğin Rusça, Arapça, Yunanca, Farsça) olmak üzere en az iki yabancı dil tüm okullarımızda öğretilmelidir.

Bireysel olarak eğitime, daha önemlisi çocuklarımızın eğitimine gösterdiğimiz tüm ihtimama, katlandığımız onca fedakarlığa rağmen, ülkemizde dilimizin öğretimine yeterli ağırlık verilmiyor, hassasiyet gösterilmiyor, temel eğitimini bitiren öğrencilerin büyük kısmı iki çift lafı bir araya getirip anlamlı bir kompozisyon yazamıyor. En bariz örneğini televizyon kanallarında belirli konularda yoldan geçen halka soru sorulan programlarda görmek mümkün. Mikrofon uzatılan kişilerin önemli bir kısmı başladığı cümlenin sonunu anlamlı bir şekilde getiremiyor. Yarıda kesip başka bir cümle kuruyor. Bu çok üzücü bir tablodur. Eğer 1984 romanındaki teori doğruysa, kasıtlı yapılmıyor olsa dahi eğitim sistemindeki bozukluklar ülkemiz insanının düşünce üretme yetisinin körelmesine yol açıyor ve bu insanlarımızın anadillerine hakimiyet eksikliklerinde kendini açıkça gösteriyor.

1 yorum:

  1. Cok begendim, klavyenize saglik. Yazinizi okurken aklima geldi, DTCF'de 1980 lerde Rus Dili okurken kitap bulamiyorduk okumak icin. Hocalarin verdigi metinleri fotokopi yapiyorduk, nispi bir egitim vardi, nerdeyse hocalar Rusca'yi fazla degil ustunkoru ogrenmemizi istiyorlardi, cunku Rusca ogrenen okuyan kisi potansiyel Sovyet sempatizani idi mevcut anlayisa gore. Diger yandan da, kulagimiza Rus Dilinde okuyanlarin isimlerinin Sovyet Elciliginde tutuldugu geliyordu, onlara gore de potansiyel ajan olmaliydik. Gel zaman git zaman Sovyetler Birligi glasnost perestroyka gibi acilimlar yapmaya baslayinca bir bakildi ki duzgun Rusca bilen insan yok Turkiye'de :-). Insanlar kavramlarla ve daha cok bilgisayarlar gibi `code` larla dusunuyor. Dunyada ilk yapay zeka calismalarini baslatan ve aslinda bilgisayarin babasi olan Alan Turing (Apple'in logosunun ilham kaynagi) yapay insan beyninden ilham almis olmali. Yakin bir zamanda baslayan homojen toplum dayatmalarindan uzaklasma emareleri eger bizi farkliliklari dinamizm olarak goren bir anlayisa ulastirirsa iste o zaman dil ogrenmeyi tehlike olarak goren zihniyeti de geride birakmis oluruz. Selam sevgi

    YanıtlaSil